24 Nisan 2025 Perşembe

BEŞ KITADA TÜRK SEYYAHLARI

                                                    BEŞ KITADA TÜRK SEYYAHLARI

      Her şey, aslında, bir dil sürçmesi ile başlamış.

      Türk kültürünün gelmiş geçmiş en büyük "yolcu"su, Evliya Çelebi, gençliğinde gördüğü bir rüyada peygamber ile karşılaştığında ondan "sıhhat" dileyecekken ağzından "seyahat" sözcüğü kaçmış: Bizim gezi edebiyatımız oradan harekete geçmiştir.

       Evliya Çelebi'den Yirmisekiz Mehmet Efendi'ye, on dokuzuncu yüzyılın gönüllü ve zorunlu ( çünkü sürgün yollarına düşmüş) yolcularına, Türk'ün Dünya ile alışverişi geniş çapta tek yönlü olmuş, pusula hemen hep Batı'yı göstermiştir. Gezi edebiyatımızın yaygın bir coğrafyaya sıçraması için, yirminci yüzyılın sahne alması beklenmiştir. Bu konudaki ilk toparlayıcı çalışma, Türk Dili dergisinin 1973 yılında günışığına çıkan "Gezi Özel Sayısı"nın sonunda yer alan, üstad Orhan Şaik Gökyay'ın hazırladığı kaynakçadır. Önemlice bir bölümü eski yazıda kalmış, pek çoğu tek bir kez basılabilmiş ve kütüphanelerin tozlu raflarında unutulagelmiş seyahatname kitaplarının dökümüne göz atıldığında, ortaya beklenmedik bir görünüm çıktığını belirtmek gerekir: Türk seyyahları, sanılanın tersine, kısıtlı bir harita içinde hareket etmiş değildir; antolojinin başlığını seçerken "beş kıta"yı vurgulamamın nedeni, gerçekten de, hiç değilse son yüzyıl içinde, Alaska'dan Yeni Zelanda'ya, Güney Amerika'dan Japonya'ya uzanan uçsuz bucaksız bir coğrafyanın kat edilmiş olmasıdır. Karayolu, deniz yolu, hava yolu sınırı tanımaksızın her bölgeye sefer düzenlemiş seyyahlarımız. Mesafeler, güçlükler, iki dünya savaşının yarattığı zorlu koşullar engellememiş gezginimizi: Yabancı diyarlar, kentler, uzak uygarlıklar mıknatıs gibi çekmiş onları.




---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                                                                                                    ENİS BATUR

                                      Kısaltılmıştır. Gezi yazısıdır. Enis Batur tarafından yazılmıştır.

                                                                 

20 Nisan 2025 Pazar

ÖMER'İN ÇOCUKLUĞU

                                                           ÖMER'İN ÇOCUKLUĞU       

         Ömer'in annesinin adı Fatımat-üz Zehra, babasının adı Ali, abisinin adı Mehmet'tir. Bu aile İstanbul'un Saraçhane semtinde oturmaktadır. Düzgün ve temiz bir kalbi olan Ali Bey kendi mahallesinde saraçlık yaparak ailesine bakardı.

         Bir gün okuldan çıkıp eve doğru giderken Ömer'e köpek saldırmıştır bu durumu göre bir adam ise Ömer'e yardım etmek yerine sadece izlemekle yetinmiştir. Ömer ise köpeğin saldırmasından çok o adamın yardım etmeden izlemesine üzülmüştür.




         Bir süre sonra Ömer'in babası Ali Bey vefat etmiştir bu durum Ömer'i fazlasıyla üzmüştür. Bu acı kayıptan sonra dayılarını da kaybettikten sonra aile büyük bir fakirlik yaşamaya başlamıştır. Bu dönemde Ömer eğitimini tamamlamıştır ve Rüştiye'ye muallim olarak atanmıştır.




        Günlerden bir gün aniden Ömer'in ziyaretine ailesi ile birlikte Ahmet Mithat Efendi gelmiştir ve rüyasında Ömer'i hasta olarak gördüğünü dile getirmişti ancak Ömer gayet sağlıklıydı. Oturma sırasında bir ara Ömer odasına çıkmıştır tam da o sırada fenalaşmıştır ve yatağına uzanmıştır ve bu fenalık Ömer'in ölüm sebebi olmuştur ve nitekim Ahmet Mithat Efendi'nin rüyasının doğru çıktığını göstermiştir.


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                                                                                                    -MUALLİM NACİ


                                    * Muallim Naci tarafından yazılmıştır. Kısaltılmıştır ve anıdır.*


18 Nisan 2025 Cuma

ANLATAMIYORUM

                           

                            ANLATAMIYORUM                                                                           Ağlasam sesimi duyar mısınız,

                                 Mısralarımda;

                                 Dokunabilir misiniz,

                                 Göz yaşlarıma, ellerinizle?


                                   Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

                                   Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

                                   Bu derde düşmeden önce.



                                  Bir yer var, biliyorum;

                                  Her şeyi söylemek mümkün;

                                  Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

                                  Anlatamıyorum...


                                                                                                    - ORHAN VELİ KANIK -
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 Orhan Veli Kanık’ın şiirinin bestelenmiş halini burdan görebilirsiniz…

18 Mart 2025 Salı

İstiklal Marşı

                         ~İSTİKLAL MARŞI ~

    İstiklal marşı Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin sembolü olarak büyük bir öneme sahiptir. Marşın başında yer alan “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak “ dizesi Türk milletinin özgürlüğüne olan inancını simgelerken, aynı zamanda milletimizin onurunu ve bağımsızlık arzusunu vurgular. İstiklal Marşı, Türk milletine birçok önemli değer katmıştır. Öncelikle , bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin sembolü olarak, milletin milli bilincini güçlendirmiştir. Marş, vatan sevgisini birlik ve kardeşlik duygularını pekiştirir; dolayısıyla, milli kimliğin oluşmasında katkıda bulunur. Aynı zamanda, zorluklar karşısında mücadele azmini direniş ruhunu teslim eder. İstiklal Marşı, her Türk vatandaşında gurur ve kararlılık hissi uyandırarak , ülkenin bağımsızlığına olan bağlılığı pekiştirmektedir.Bu anlamda milli marşımız yalnızca bir müzik eseri değil, aynı zamanda bir motivasyon kaynağı ve ulusal değerlerin ifadesidir.

19 Şubat 2025 Çarşamba

DOĞRU İLE YALAN

                                                       ~DOĞRU İLE YALAN~

      Her doğruyu söylemeye gelmezmiş, birtakım doğruları yaymamak, çokluktan, kamudan gizlemek gerekmiş...  Peki ama, bir doğruyu söylemek, gizlemek, yayılmasını önlemeğe çalışmak o doğrunun yerin- de duran yalanı sürdürmek demektir. Yalanın yalan olduğunu bilerek sürmesine bırakmaya hakkınız var mıdır?... Bu yalanlar kutsalmış, onlara dokunmaya gelmezmiş... Bir şeyin yalan olduğunu anladık mı kutsallığına inanmıyoruz demektir; bunun için "kutsal yalan" sözü bir şeyin hem köşeli hem de yuvarlak,  hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır. Ama duygularını birer düşünce saymaktan çekinmeyenler böyle saçmalarla kolayca bağdalabiliyor. 

        

   Bir takım doğruların gizlenmesi gerektiğini ileri sürmek eski kibarlık, asilik(aristocratie) -aristokrat- düşüncenin bir kalıntısıdır. Bir yanda büyükler,kibarlar, damarlarında mavi kan akanlar var, onlar doğruları bilirler, onların bilmesinden bir kötülük gelmez; ama küçüklere, kibar olmayanlara, kölelere sakın açmayın!… Öyledir kişioğlu: kendisi için ille birtakım ayrıcalıklar ister. Eski acunun kibarlığı aristokratlığı yıkıldı ama onun yerine aydınlar türedi…           

         Bir kişi olarak ilk ödevimiz, yalan olduğunu anladığımız düşüncelerden benzerlerimizi yani bütün kişileri kurtarmaya çalışmaktır. “Ben bunun yalan olduğunu biliyorum, ben buna inanmıyorum, ama kamunun bu bağlar altında kalması, onun anlamaması daha iyi olur.” diyen kimse, öğrendiği anladığı doğrulara layık olmayan kimsedir. İnandığı bir şey yoktur onun: Bir şeyin ne doğru olduğunu düşünür, ne de yalan olduğunu. Ancak kendisini düşünür, büyük görmek için bir yol arar.     

                           
    Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir, yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalan yayıyoruz demektir.


         



*NURULLAH ATAÇ*

12 Şubat 2025 Çarşamba

YANİ USTA

                           ~YANİ USTA~ 

     Ben Yani Usta'yı tanıdığımda yaşı on beşti.O zaman daha, Yani Usta, değildi. Kara gözlü, kara bacaklı,kara saçlı kara bir çocuktu.

     Ben mi?... Ben kocaman bir adamdım. Ne yalan söyleyeyim: İşim gücüm yoktu. Dünyada kimseciklerim yoktu. Bir anam vardı o kadar. Ondan öte kimim kimsem yoktu. Yani Usta bugün yirmi yaşında. Ben elliye merdiven dayamışım. Ama Yani Usta tek dostumdur. Duvarları öylesine yağlıboya boyar ki parmağın ağzında kalır. Gözümde o, yine on beş yaşındaki kara oğlandır. Boya yapmadığı zaman sinemaya gider; maça gider; kahvede pişpirik oynar.



       Aklına eserse nerde isem gelir bulur beni. Esmezsem aramaz bile.
     - Seni neden arayacakmışım be ağababa, der.
       Kuytu bir birahanemiz vardır. Gider otururum. Düşünür dururum. Şu dünyaya ne ettim? Şu dünyada ne gördüm? Neye geldim? Neden gidiyorum? Ne yaptım?

       Dışarıda kar yağdığı zaman içerisi sıcak da olsa bu birahanede üşürüm. Saat altıda daha kimsecikler yoktur. Garson öteki salona geçmiştir. Duvardaki saat sinirlendirir, insanı içmeye zorlar. Ben Yani Usta'yı mi beklerim? Beklersem gelmez ki... Beklemesem gelir mi? Umut vardır. Beklemediğim zaman  umut vardır.
       Gelir karşıma geçer. Ne söylerim ona.O bana ne der. Hiçbir şey hatırlamam. Sonradan şöyle demişti diye uydururum.
        Birahanenin gedikli müşterileri vardır. Biri var; gelir, camın yanına oturur. Bir şişe maden suyu açtırır. İçine bir duble, bir tek rakı döktürür. Bir tabak yemiş getirtir, bir böbrek ıskarası yaptırır, bazen da biromlet yer.

        Yani Usta gelir. Kaşının arası çizgi çizgidir. Beş bin lira dramına veriyormuş kızın babası. Kız güzelce imiş. Eskiden de bilirmiş a bu sefer çayda görmüş. Kızın anası " Dans etsenize Yani! " demiş. Yani Usta " Ben dans mans bilmem " demiş. " Bilsem de etmem ya ". Kadın açıkça verimkar olmuş. Yani Usta: " Babamla görüşün " demiş...
       Demek birahaneye Yani Usta da iki biramı içmeye gelmeyecek. " "Birahanelerde filân gözükmemeli bir zaman, diyor, işin ucunda beş bin lira var ." 
       Hey gidi Yani hey! Dedim geçen akşam, ufacık kara kuru bir oğlandın. Bak kocaman adam oldun. Ben ağababa oldum. Birahane eski birahane. Masalar eski masalar. Dünya başka dünya. Sen başka adam. Ama ben hep oyum, be Yani Usta! Seni de hep öyle görüyorum Yani Usta. Kara saçlı, kara gözlü, cin gibi bir oğlan. Hani seninle sinemaya giderdik. Sen yanımda deli olurdun. El çırpardın. Omzuma vurdun.  

       - Vresi, derdin: gördün mü? Bak hafiyeye! Ne yaptı gördün mü? Bir yumrukta...
       O sinema da yerinde yok. O sinema aynalar içinde idi. Yağmurlu havalarda kumaş kumaş, insan insan kokardı. Birinci mevkiin çocuklarının arasına karıştığımız zaman içim sevda ile dolardı. Her yüz güzeldi. Her çocuk babacandı. Her el nasırlı, küçük, kirli ve sıcaktı.
       Günler geçti. Ben düştüm. İçmek alatı bozuldu. Sen koca adam oldun; beş bin lira drahoma alacak kadar. Bari seviyor musun kızı Yani Usta?

        - Karı değil mi be ağababa, severiz.
        Doğru Yani Usta, karılar sevilir sevilmesine ama ben içimden hep çocuk kaldığım içi olacak kanlardan çok çocukları severim.
        - Beni sevmez misin? 
        - Seni mi? O da sorulurmu Yani Usta? Seni? Seni çok severim.
        - Ama ben çocuk değilim artık.
        - Benim gözümde çocuksun.
        - Beni çocuk yerine alırsan kızarım; küserim sana. Bir daha da konuşmam 
        - Düğüne de çağırmaz mısın, Yani Usta?
        - Bak ona çağırırım.
        Yani Usta ile bir zaman sustuk. Sonra Yani Usta bana nereden hatırına geldi bilmem:
        - Sen tiyatrolara filan gidersin, beni de götürsene bir akşam, dedi.
        - Başımla beraber; ne zaman istersen... dedim. 
        Pazartesi akşamına sözleştik. Tiyatro gişesine erkenden uğrayıp biletleri aldım. Geldim. Yani Usta süslenmiş geldi. Geldi ama biletler yarın akşam içindi. Pazartesi akşamları temsil yoktu.
       - Yani Usta, dedim, pazartesileri temsil yokmuş; yarın akşam için aldım biletleri.
       - Zararı yok; ver benim biletimi sen, dedi. 
       Dörder bira içtik. Ayrıldık. Ertesi akşam ben saat sekiz buçukta tiyatroya gittim. O gelmemişti daha. Perdenin açılma zili çalarken yarama başka biri gelip oturdu.
        

       Yani Usta biletini satmış, tiyatroya gelmemişti. 
       Yani Usta bana son defa bit çocukluk yapmıştı. Hoşuma gitti. Bir tuhaf oldum. Bir yalnızlık duydum. 
       Halbuki ben tiyatroları hep yalnız seyreder, zevk alırdım. Tenha geceleri seçerdim. Paradilere çıkardım. O akşamki temsil kadar kötüsünü galiba bir daha seyretmeyeceğim.

       Hey gidi Yani Usta hey! Bunda ne var ki Yani Usta, ha? Gelmedin gelmedin. Ne çıkar bundan. Sen niye o aynalı sinemada yanıma oturan küçük çocuksun sokakta gördüğüm zaman. Ama yüreğimi bir şey, bir demirden avuç da sıkmıyor değil hani. Ama boş ver! İnanma! Hadi canım sen de! Üzülme be Yani Usta. Beni gördüğün zaman gülümseyiver. Aldırma! Tiyatro dan oluyormuş? Dünyada dostluk vardır, be! 


____________________________________________

               - SAİT FAİK ABASIYANIK-

20 Ekim 2024 Pazar

SAN'AT

 Şiirin ilk ve sonraki dizelerinde anlatılmak istenen;

Şairin iki farklı yaşamı karşılaştırılması görülmemektedir. Bir kişinin gezdiği özel alanın diğerleri için erişilmez olduğu anlatılıyor. Şair okuyucuya bu alanın sınırlı ve yalnızca gezen kişi  tarafından anlaşabileceğini vurguluyor.

  Anadolu insanının ufacık bir duvardaki görselle bile mutlu olduğunu göstermek istiyor. Kent hayatında yaşayan bir insanın sahnedeki dansla içinin nasıl titrediğini Anadolu insanının da bir zeybekle bile mutlu olduğunu anlatıyor.

  Aslında şiirin genelinde anlatılmak istenen yani şairin anlatmak istediği sanatın insanların üzerindeki etkisi, onların üzerinde oluşturduğu farklı duygulardan ibaret olduğudur.



BEŞ KITADA TÜRK SEYYAHLARI

                                                    BEŞ KITADA TÜRK SEYYAHLARI       Her şey, aslında, bir dil sürçmesi ile başlamış.       ...